E-Posta                                                                                            

TÜRKLERİN KÜLTÜR SİTESİ                   

Türk Federasyon ve bağlı tüm dernekler, acı günde tatlı günde tüm yıl boyu Türk vatandaşının yanındadır, Türk Federasyon Goussainville Türk Fransız dostluk derneği, yeni dönem çalışmalarına başlamıştır, her türlü resmi işlerinizde yanınzdadır, TÜRK VE FRANSIZCA DİL KURSUMUZ BAŞLAMIŞTIR, ANPE den gelen yeni katılımcılar için  kayıt almaya devam ediyoruz. Goussainville ve çevresindeki tüm Okullarda türkçe tercümanlık çalışmalarımız devam ediyor
Ocak videolari
Çizgi  Filimler

Veda Hutbesi

Özlü sözler

Basın: Türk Fransız

   

Resim Galerisi

Fransizca dil kursu

TÜRK'ÇE-FRANSIZ'CA SÖZLÜK

 

Şuayip ÇINGI suayip@francoturc95.com

Bayram         

Hasan TÜLKAY
Dolduruşa gelmiyelim

Galip AYATA
Hoca
Şiirlerle, Unutulan sözler


Yusuf  TÜYSÜZ
                   Çanakkale
Tolga TÜRKÖZ
Değerli Gönüldaşlarım
İslam ÇINGI
Hayat ve gençlik

 

TÜRK BÜYÜKLERİ


 Hasan TÜLKAY hasantulkay@hotmail.com -       babaturk@mynet.com

 

04 Kasım 2007

HEPİMİZ ÇAĞDAŞ KÖLELERİZ

            Özgürüz zannediyoruz; kendimizi aldatıyoruz…

            Kitaplar hep aynı yazar: 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra, özgürlük dünyanın bayrağı oldu. İnsanlar baskıya, zulme, zorbalığa isyan ettiler. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik kelimeleri bayraklaştı.

            Liberté- Fraternité- Egalité bize de “Hürriyet- Uhuvvet- Müsavat” olarak aynen aksetti. Yani; özgürlük, kardeşlik, eşitlik…

            Sultanın kölesiydik; önce meşrutiyet, sonra cumhuriyet geldi. Esaret zincirini parçaladık. Padişahı kovduk, hilafeti kaldırdık; hürriyete kavuştuk…

            Okullarda hep böyle anlatılır…

            Kitaplar, dergiler, ansiklopediler de böyle yazar…

            İnsan hakları savunucuları övünürler:

            “İnsan hür doğar, hür yaşar!..”

            Halbuki hiçbir çağda kölelik bu kadar genişlemedi. Modern hayat hepimizi robotlaştırdı. Esaretin farkında değiliz.

            Nasıl düşüneceğiz?..

            Ne yiyeceğiz?..

            Ne giyeceğiz?..

            Hangi müziği dinleyeceğiz?..

            Ayakkabımızın markasından, içeceğimiz meyve suyuna kadar; okuyacağımız dergiler kitaplardan dinleyeceğimiz müziğe, seyredeceğimiz filmlere kadar her şeyimiz ayarlanmış, programlanmış. Bizim adımıza küresel sermaye, onun uydusu televizyonlar, gazeteler kesiyor, biçiyor, paketliyor, önümüze getiriyorlar. Yani zevklerimizi, tercihlerimizi, kararlarımızı medya aracılığı ile global kapitalizm tayin ediyor. Globalizm, mondializasyon, küreselleşme milli değerleri, insani tercihleri eritiyor,çürütüyor, öldürüyor…

            Hakiki hürriyet, hür düşünebilmekle başlar.

            Düşünemiyoruz!..

            Medyanın attığı sis bombaları ile gerçeği karartma operasyonları yapılıyor.

            Düşünme yeteneğimiz felç olmuş!

            Sistem öyle kurgulanmış ki; bizi özgür olduğumuza da inandırıyor. Zannediyoruz ki; kendimiz seçiyoruz, kendimiz karar veriyoruz. Hükümler, tercihler kendimizin.. Özgür irademizle seçimimizi yapıyoruz..

            Medyatik bombardıman dünyasında insanlar sürüdür. Kendilerini özgür zanneden kitlelerin çobanı da gazeteler, dergiler, radyolar, sinemalar ve onların büyük patronlarıdır.

 (10 Ekim 2007) Hasan TÜLKAY

01 Kasım 2007

KENDİMİZE GELELİM
KENDİMİZ OLALIM

      Kendimizden habersiz…

        Tarihimizden habersiz…

        Kültürümüzden habersiz…

        Bir sürüngen hayatı yaşıyoruz!..

        Tabii buna yaşamak denirse…

        Mağlup bir medeniyetin çocukları olarak; üç-yüz 

senedir “Batılılaşma” peşindeyiz:

        Batılılaşma, Avrupalılaşma, Çağdaşlaşma.. Ya da modernleşme!..

        Bu yolda neler yapmadık ki?

        Mutfağımızı değiştirdik!

        Kıyafetimizi değiştirdik!

        Yazımızı değiştirdik!

        Takvimimizi değiştirdik!

        Tatilimizi değiştirdik!

        Okkayla değil, kiloyla tartıyoruz…

        Arşınla değil, metreyle ölçüp biçiyoruz…

        Cuma yerine Pazar gün tatil yapıyoruz!

        Şalvar yerine pantolon giyiyoruz!

        Ne kadar çağdaş ve laik olduğumuzu göstermek için, senfoni orkestraları kurduk. Resmi kabullerde konuklarımıza alkol ikram ediyoruz. Düğünler, toylar, şölenler yerine cumhuriyet baloları yapıyoruz.

        Bale kurslarımız açıldı, balerin kızlarımız yetişti.

        Zinayı yasal suç olmaktan çıkarttık..

        Avrupa’nın gaylerini döviz bırakacaklar diye törenle karşılıyoruz.

        Tanzimattan bugüne hep kendimizden taviz veren biz olduğumuz halde; yine de AB’ye giremedik…

        “Biz de Avrupalıyız, biz de sizdeniz!” diye her kılığa girdik, her boyayı süründük.. Yine de dış kapının mandalı gibiyiz..

        Adamlar diyor ki; “Yok arkadaş siz Asyalısınız!. Haydi başka kapıya!.” Mösyö Sarkozy de “Akdenizli olduğumuzu” söyledi.. Yani azıcık Avrupalı, çokça da Asyalı.. Ne şiş yansın, ne kebap hesabı..

        Rahmetli Profesör Mümtaz Turhan; Batılılaşma maceramızı sorgulayan çok değerli bir eser yazmıştı:

        “Garplılaşmanın Neresindeyiz?”

        Neresinde olduğumuz geldiğimiz noktadan belli değil mi?..

        Batılılaşma yolunda geldiğimiz nokta; maalesef AB’ye ve ABD’ye teslimiyettir.

        Batılılaşma yolunda geldiğimiz nokta; devletle milletin arasının açılması, hatta kavgalı hale gelmesidir.

        Batılılaşma yolunda geldiğimiz nokta; aydınlarımızla halkımızın dünyalarının tamamen ayrılmasıdır.

        Zengin coğrafyası ve doğal kaynakları ile yüz milyon nüfusu rahatça besleyecek bir vatana sahibiz. Hal böyleyken nüfusumuzun beş milyonu başka ülkelerde çalışıyor. Dün efendisi olduğumuz ülkelerde, bugün uşak muamelesine razı olmuşuz.

        Bugünden sonra şunu sormalıyız:

        “Biz kimiz?

        Biz biz olabildik mi?

        Biz ne kadar biz kalabildik?..”

        Kendini bilen, kendine inanan, kendine güvenen fertlerden oluşan asil bir millet!.. Ülkücülerin hedefi; yüzyıllar öncesinden seslenen Bilge Kağan gibi; Türk Milletini yeniden derleyip toparlamak, kendi gücüyle ayağa kaldırmaktır.

        Ülkücü bilir ki; kendisi olamayanlar, başka hiçbir şey de olamazlar!

        Eriyip gitmemek, yok olmamak için kendimize gelelim..

        Kendimizi bilelim, önce kendimiz olalım!  

(10 Ekim 2007) Hasan TÜLKAY

29Ekim 2007

DOLDURUŞA GELMEYELİM..

Allah-Vatan-Millet-Bayrak…

Namus-Milli değerlerimiz-Örfümüz-Kültürümüz…

İstiklal-Bağımsızlık-Özgürlük… Devlet-i ebed müddet…

Yıllarca bu kelimeler sanki sadece bizim, ülkücülerin kaygısıydı…

Şimdi sokaklarda çınlayan sesler topyekün bir milli uyanışın habercisi gibi:

"Hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmet!.."

"Şehitler ölmez, vatan bölünmez!."

"Ne mutlu Türk’üm diyene!.."

"Kahrolsun PKK!.."

Sevgili Ülkücü Gençler;

Bugünlerde bu kelimeleri ve sloganları daha çok duyuyoruz. Yerimizde duramıyoruz. Çünkü yüreğimize kor düşmüş… Şehit askerlerimizin haberi, iktidar sahiplerinin gaflet ve dalaleti, PKK yandaşlarının ihaneti, kahpeliği tahammül sınırlarımızı zorluyor. Başı yaşmaklı, gözü yaşlı, bağrı taşlı anaların, bacıların feryatları aklımızı başımızdan alıyor.

Ay-yıldızlı al bayrağın gölgesinde hainlere lanet yürüyüşü yapan gençlerimiz… "Hepimiz komandoyuz-Hepimiz Mehmetçik" pankartıyla sahaya çıkan Bolusporlu futbolcular… Tek tek isimleri okunan on-üç şehit Mehmetçiğin gök gürlemesi bir sadayla "Burada" yani içimizde olduğunun ilan edilmesi… "Bizi de askere alın" diye askerlik şubelerine akın eden bacılarımız… Böyle daha nice sahneler gözlerimizi yaşartıyor…

Ancak göreceğimiz, bileceğimiz, bilmemiz gereken acı gerçekler de var:

Vatan için, bayrak için hep gariban Anadolu çocukları şehit oluyor. Tuzu kurular cephelerde kan ve kıyameti yaşamıyorlar.

93 Harbi.. Moskof muharebeleri.. Balkan Harbi.. Çanakkale ve Birinci Cihan Savaşları… Suriye ve Yemen cepheleri.. Kafkasya, Sarıkamış.. İstiklal harbimiz.. 1950 Kore Savaşı.. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı.. 70’li yıllar Sağ-Sol kavgaları… Ve çeyrek asırlık PKK bölücü terör çetesine karşı yürütülen mücadelede; şehitlerin isimlerine, resimlerine bakınız:

Hepsi bizim çocuklar!..

Hepsi bizim evlatlarımız!..

Anadolu’nun yanık yüzlü yiğitleri!..

Aliler.. Hasanlar.. Mustafalar.. Mehmetler.. Mehmetçikler!..

Dökülen kan bizim, verilen can bizim…

Hal böyleyken kendini inancıyla baş başa yaşamak hakkından bile mahrum hisseden yine bu çocuklar, bu Mehmetler, Hasanlar, Aliler ve onların aileleri…

Yarın bir savaş çıktığında şehit tabutlarından yine fukara Anadolu çocukları çıkacak. Bağdat Caddesinde Mercedesleriyle sürat rekoru deneyerek, Lailalarda, diskoteklerde çılgınca eğlenerek stres atan, en pahalı ithal şarapları orospuların göbeğine döküp içen sonradan görme zengin piçlerine hiçbir şey olmayacak.. Hatta onlar savaş vurguncusu olacak, karaborsadan trilyonlarını beşe ona yüze katlayacaklar…

Biz Anadolu’nun bağrıyanık çocukları cephelerde savaşırken, kasalarını-keselerini dolduran sermaye sahipleri, hakim güçler bizimle alay ediyorlar:

"Ne diyorsunuz kardeşim?!. Vatan sizin, toprak bizim!.. Gidin savaşın!.."

Bu kapitalist para babaları, parayı ve siyaseti ellerinde tuttukları için; kendilerini devletin asıl sahipleri, hatta devletin ta kendisi gibi görüyorlar…

"Sizin-bizim" paylaşımına dikkat çeken Mustafa Aslan ülküdaşımız, Yeniçağ’daki 12 Haziran 2007 tarihli yazısında gerçekleri ne güzel ifade etmiş:

"Vatan sizin, toprak bizim!.. Gidin savaşın" diye yıllar önce söylemişlerdi.

Şimdi de:

Bayrak sizin, devlet bizim!..

Mehmetçik sizin, ordu bizim!

Maliye sizin, para bizim!

Şehit sizin, zafer bizim!

Savaş sizin, kazanç bizim!

Din sizin, cemaat bizim!

Hamaset sizin, kurnazlık bizim!

Seçim sizin, adaylar bizim!

Sandık sizin, sistem bizim!

Emek sizin, kazanım bizim!

Sahne sizin, senaryo bizim! Diyorlar ve ekliyorlar:

Biz de bizim, siz de bizim! Diye de son sözlerini söylüyorlar…"

Elbette vatanımıza, bayrağımıza uzanan hain elleri kıracağız! Topyekün bir seferberlik halinde Bozkurtların kahredici pençesinden kokan hainler kadar; vatanı babalarının çiftliği zannedenler de bizden korksunlar!

Ta Yemen harbinde söylenmiş yanık bir halk türküsünde denilmiş ki:

"Yemen yolu çukurdandır

Karavana bakırdandır

Zenginimiz bedel verir

Askerimiz fakirdendir"

Bu gerçekleri görelim, gösterelim ve ilan edelim ki:

Savaşımız sadece bölücü kahpelere karşı değildir!

Savaşımız vurguncu düzene de karşıdır!

Kahrolsun PKK!..

Kahrolsun Amerika!..

Kahrolsun sömürgeci emperyalizm ve yerli işbirlikçileri!

Not: Bu yazıyı 22 Ekim 2007 Pazartesi günü yazmıştım. O günden sonra da yeni şehitler verdik. Millet galeyan halinde. İlkokul, lise talebeleri bile sokaklara dökülmüş, beceriksiz ve aciz AKP hükümetini protesto ediyorlar. Yaşlı genç binlerce insan meydanlarda şöyle haykırıyor:

"Tayyip oğlunu askere gönder!.."

Bu bir milli uyanışın ifadesidir…

Ancak üzülerek şu tespiti de yazmak zorundayım:

Teröre lanet, şehitlere saygı mitinglerinde, yürüyüşlerde hatta cenaze merasimlerinde cami cemaatini pek göremiyoruz!..

"Cami cemaati, müezzin, imam

İmanınız mı yok, ölü müsünüz?"

Diye soran Şair haksız mı acaba?..

 

20 Ekim 2007

MEDYA DÜNYASINDA HERŞEY SAHTE

Gülücükler sahte..

Ağlayışlar, inleyişler sahte…

Tartışmalar, kavgalar sahte…

Kaşlar, gözler, kirpikler sahte…

Sözde hakikatı arama adına yapılan en ciddî paneller, açık oturumlar sahte!..

Hatta şarkıcılar, türkücüler bile sahte!. (Play-back yapıyorlar, şarkı söylermiş gibi ağızlarınııp kapatıyorlar)

Velhasıl medyatik olan ne varsa sahte!..

Çünkü ortada aşk yok, sevgi yok, samimiyet yok!

Dünya menfaat dünyası…

En ciddî programlar bile şova dönüşş, gösteri anlayışına feda edilmiştir.

Her şey tiraj ve reyting hesabıyla yapılıyor.

Daha fazla satma, daha fazla seyredilme, daha fazla müşteri bulma… En yüksek izlenme oranına ulaşma.. Yani esas hedef, reklâm pastasından daha fazla pay almak, daha çok, çok daha çok para kazanmak…

Medya patronları ne kadar kazanıyorlar ki, program konuklarına dünyanın parasını ödüyorlar. Belki onlara göre bir şey değil, fakat bizim gibi garibanların duyunca dudağını uçuklatacak miktarda paralar dağıtılıyor…

Ekran bülbülü meşhur profesörler, hocalar, medyumlar, “sanatçı”lar, doktorlar, psikologlar, avukatlar, mankenler, eski güzellik kraliçeleri, cinsellik güzellik ve beslenme uzmanları, eski hakemler, futbolcular,hatta bazı emekli askerler, istihbaratçılar… o televizyondan bu televizyona koşuşturuyorlar..

Beynimiz kirleniyor!..

Duygularımız iğfâl ediliyor!..

İnsanlığımız bozuluyor!..

Ahlâkımız tefessüh ediyor!..

Zaten maksat da bizi Türklükten, Müslümanlıktan, insanlıktan uzaklaştırmak!..

Dünyada paradan ve güçten başka bir şey göremeyen paragözler; insanlarımızı sağlıklışünemeyen sürü haline getirmeye çalışıyor.

24 Eylül 2007 tarihli Milliyet Cafe “Ünlülerin Ekran Borsası”nı baş haber yapmış. İşte bazı meşhurların televizyonlarda arzı endâm etme rayiç bedeli:

Ceketini beline takıp kıvırtarak programlarını bitiren, Başbakan Tayip Erdoğan’ın gözdesi asil Roman sanatçımız Adnan Şenses: 5-7 bin YTL (Meğer Şenses yıllardır MHP’liymiş de bizim haberimiz yokmuş!..)

Çingene kızı Güllü 2-3 bin YTL (Güllü bize kızıp da dava filân açmasın.. Olur ya Tanzimat devrinde gâvura gâvur demek yasaklandı.. Millî Eğitim Bakanlığımız da bir kısım vatandaşlarımıza karşı ayıp oluyor diyerek sözlüklerden Çingene kelimesini çıkarttı..)

“Neremi neremi? Oramı buramı” silikon göğüslü Banu Alkan’ın ekran fiyatı 5 bin Dolar!..

Uzaylı uçuk Mustafa Topaloğlu, full takım elbise ya da 2 bin YTL…

Magazin ve kadın kuşağı programlarında canlı yayına çıkmak için Kaynana Semra da sadece 1-2 bin YTL istiyormuş. Hani şu oğlu yüksek dozda uyuşturucu alarak, disco-otelde “şehit” (!) olan cadaloz kaynana…

“Abidik gubidik Öztürk”ün kızı Seren Serengil’in fiyatı pek mütevazı: Saç ve makyaj için sadece 1.000 Dolar..

“Acıların Çocuğu” Küçük Emrah büyümüş; ekran tarifesini de 15-20 bin Dolar’a çıkartmış. Evet, yanlış yazmadım, yanlış okumadınız: 15-20 bin USA Dolar1!..

Bir gözü Halep’e diğeri Şam’a bakan, modern ilâhiyatçı Zekeriya Beyaz, saçlarını siyaha boyatıp öyle çıkıyor seyircinin karşısına.. “Milliyetçi” olduğundan fiyatını da Türk Lirası üzerinden ilân etmiş: 2 bin YTL Artı KDV Beyaz Hoca Katma Değer Vergisini filân da belirttiğine göre vergi kaçırmıyor demektir. (Horozdan da kurban olur fetvasıyla şöhreti artan Beyaz hoca geçen gün bir cevher daha yumurtladı, en kutsal bez külottur diye.. Ayıptır söylemesi başörtüsü ile külotu mukayese eden bu adam; bir zamanlar MHP Genel Başkanlığına da gözünü dikmişti)

Liste bu kadar!

Hülya Avşar, Erman Toroğlu, İbrahim Tatlıses, M.Ali Erbil, Fatih Ürek, Seda Sayan, Kuşum Aydın, İbrahim Tatlıses!..ve diğerleri..

Onların tarifeleri de yukardakilerden daha aşağı değildir herhalde…

Zaman zaman bakanların, başbakanın, milletvekillerinin maaşlarını dilimize dolarız. Yedi sekiz milyar para gözümüzde büyür de medyadaki bu soygunu görmeyiz!

Bir M.Ali Birand, bir Ertuğrul Özkök acaba bir bakandan, başbakandan kaç misli maaş alıyor?.. Hiç düşündünüz mü?..

Böyle bir dünyada,Büyükşehirlerde ancak bir aylık kira parasına asgarî ücretle çalışan işçileri düşünelim bir de!..

Ülkücüler vatanın, bayrağın bekçisi!. Bunu herkes biliyor, kabul ediyor..

Bir de şunu bilmeli ve aleme bildirmeliyiz ki; ülkücüler iktidar olunca bu haksız düzene, zulüm düzenine de son verecekler! “Sekiz ata bir nal, bir ata beş nal” anlayışını imha edecekler!..

 

11Ekim 2007

BİZE NE OLDU?..

7 Ekim 2007 akşamı..

Bütün televizyonlarda flaş son dakika haberi:

"Şırnak’ta on-üç şehit!.."

Arkasından iki şehit haberi daha…

Bir günde dağ gibi tam on-beş vatan evlâdını bölücü teröre kurban vermişiz!..

Hakkını yemeyelim; Yeniçağ Televizyonu hariç bütün televizyon kanalları normal yayın akışına devam ediyorlar.

8 Ekim 2007…Öğleye doğru, Saat 11.30…

Halen duygularımızın ayakta olduğu, gözyaşlarımıza hakim olamadığımız sıcak saatler.. Tv.lere yeniden bir göz atıyoruz:

TRT 1- Kırılma Noktası/ Balkanlarda…

TRT 2- Çocuklarda Uyku Bozuklukları…

TRT GAP- Pop müzik

Kanal D- Termal sauna şort.. Sadece 135 YTL

TRT İnt- Bademli Pilav.. yemek tarifi..

SHOW Tv- Bedava Ulaşım kartı iptâl edilen bir şehit annesi içini döküyor..

ATV- Süper Star Cansever’in albümleri kaç adet sattı?.

FOX Tv- Şükran eşinin para karşılığı nasıl kandırıldığını anlatıyor…

STAR- Tele alışveriş.Çift motorlu, göbek yağını eritici Ac.. inceltici kemer 129 YTL

Kanal 7- Reklâm… Kilim Mobilya… Deniz Feneri…

SKY- Kuzey Irak’a operasyon yapılmalı mı? Fatih Çekirge…

TRT 4- Türkü..

CNBC- Yatırımcı Kliniği.. Dolarizasyon.. Döviz-Borsa tahminleri…

CNN Türk- Frekans programı..Keçi sakallı, saçı topuzlu bir oğlan .. Çizmesi boyundan büyük Şebnem Ferah’la son albümü üzerine…

HABERTÜRK- Borsada 57 bin rekoru.. Dolar 1.17’yi gördü…

FLASH Tv- Özürlü olduğu için karısı tarafından terk edildiğini iddia eden Hakan beyi yalan makinesine bağlamışlar..İlim (!) yolunda saçlarını ağartmış seksoloji uzmanı Haydar Dümen de ağır konuk…

Kanal B- Haber… Bu kemana değer biçilemiyor.. 550 milyon Dolar…

KRAL Tv, Number One, Euro Sport, JETİX, Cine 5, D Dream, Türk Ç, Powertürk, Mtv gibi kanalları zaten tahmin ettiğim için daha fazla seyretmeye tahammül edemedim…

Kendi kendime soruyorum:

"Yarabbî, bize ne oldu böyle?!.."

Sanki millî iman kutuplarımız iptâl edilmiş!..

Sanki fert fert, hepimizin sinirleri ayıklanmış, lop et yığını haline gelmişiz..

Akan kanın, verilen canın borsası, piyasası olmaz!..

O Mehmetlerden bir tanesinin bile can bedelini Dolarla, Avroyla, altınla ödeyemezsiniz!.

Sormadan edemiyoruz:

Gaflet mi?..

Dalâlet mi?..

İhânet mi?..

Üçü de bir milletin tarih sahnesinden silinmesine sebep olacak çapta tehlike!..

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaşayan ölülerimize de şuur ve basiret dileğiyle…

05 Ekim 2007

ÜLKÜCÜLÜK KENDİNİ BİLMEKTİR-3-

     Kendini bilmek, kimliğinin farkında olmaktır.

şünen ve varlığının şuurunda olan canlı türüyüz. Bu yönüyle insanlık en geniş ortak paydamız. Fakat sadece bu sıfat, kendimizi, kimliğimizi ifade etmeye yeter mi?

Yetmiyor!...

Çünkü Allah insanları kavim kavim yaratmış. Yani bir milletimiz, milliyetimiz var. Nasıl ki bitkiler âleminde binbir türlü çiçek, ağaç, ot var ise; insanlık da milletlere ayrılmış. Değişik dillerde, değişik milliyetlerde oluşumuz ise, insanlık için de bir zenginlik kaynağı… Atalarımız; “Bir çiçekle bahar gelmez” demişler.

Gül, sevginin de sembolü çok güzel bir çiçektir.Onun bile değişik renk ve kokularda pek çok çeşidi var. İnsanın içinde bir yürek yangını duygusu uyandıran al bayrak rengi gülü pek severim. Fakat dünyada bu gülden başka çiçek bilmesek, tanımasak; kırmızı gül bu kadar güzel ve anlamlı olacak mıydı?

Çok yazıldı, çok söylendi, çok tekrar edildi; hattâ sloganımız oldu, meydanlarda haykırdık:

"TÜRKÜZ!.. MÜSLÜMANIZ!.. UYGARIZ!.."

"TÜRKÜZ, TÜRKÇÜYÜZ!.. İSLÂMIN ERİYİZ!..”

Ziya GÖKALP de, dönemindeki Türk milliyetçilerinin duruşunu şu üç cümleyle özetlemiş:

"TÜRK MİLLETİNDENİM

İSLÂM ÜMMETİNDENİM
GARP MEDENİYETİNDENİM”

Son cümle, Garp yani Batı medeniyetindenim sözü tartışılır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne, yıkılışına rastgelen 1900 başlarında bütün aydınlarımızda Avrupa hayranlığı görülür. Çünkü onlar “mağlûp bir medeniyetin çocuklarıdır.” Buna Avrupa hayranlığı değil de, mağlubiyet psikolojisi demek belki daha doğru.. Çünkü üçyüz yıldır hep kaybediyoruz!.. Hep çekiliyoruz, hep terk ediyoruz!.. Ve sonunda koca cihan imparatorluğu “Hasta Adam” diye anılır olmuştur.

Bu imparatorluğun enkazı üstünde kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, kendini ayakta tutabilmek için muasırlaşmayı (çağdaşlaşmayı, modernleşmeyi) hedef tayin etmiştir. Muasırlaşma aydınlarımız tarafından Avrupalılaşma. Batı medeniyetine dahil olma şeklinde yorumlandı. Bence Ziya Gökalp’in formüle ettiği sözün doğrusu şöyle olmalı:

"TÜRK MİLLETİNDENİM

İSLÂM ÜMMETİNDENİM

ŞARK MEDENİYETİNDENİM”

Çünkü biz doğuyuz, doğuluyuz!.. Köklerimiz uzak Asya’da, yaşlı kıtanın içlerinde!..

Vaktiyle TÜRK-İSLÂM medeniyetinin izlerini üç kıtaya vurmuşuz.

Bugün de Amerika’dan Avustralya’ya, Avrupa’dan Afrika’ya çil yavrusu gibi dağılmışız. Bir ev, bir traktör parası kazanmak arzusu ile işçi gittiğimiz uzak diyarlarda yerleşmiş kalmışız. Gittiğimiz her ülkede ortak özelliğimiz; teşkilâtçılığımız… Dernekler kurmuş, camiler açmışız. Toplumun en alt tabakasından gelen ve pek çoğu yola çıkarken yiyecek ekmeğe muhtaç insanlarımız bugün en güzel evlerde oturabiliyor, en lüks arabalara binebiliyorlar. Pek çoğu da işçilikten işverenliğe terfî etmiş.

Dilini, dinini, âdetlerini paylaşmadığımız, sistemini tanımadığımız, bize yüzde yüz yabancı bir ortamda kökleşiyor, yerleşiyor, hattâ yeni bir vatandaş oluyoruz. Bu toplumsal gelişme Türk’ün intibak kabiliyetini isbat eder.

Almanya’da Almanca, Fransa’da Fransızca, Hollanda’da Hollandaca, Avustralya, Amerika ve İngiltere’de İngilizce çocuklarımızın neredeyse ana dilleri olmuş. Annesinin, babasının öz dilini zor konuşan, anlayamayan gençlerimizin acıklı hallerine baktıkça, bize “uyum” konusunda psikolojik baskı yapan ev sahiplerimizin iyi niyetinden şüphe etmeye başlıyoruz.

Onlar "uyum" değil, “eritme” peşindeler!..

Erimemizi, yok olmamızı, onların için içinde kendilerinden farksız bir şekil almamızı istiyorlar.

Yani dilimizi kaybetmemizi istiyorlar…

Yani dinimizi terk etmemizi istiyorlar…

Her doğan çocuğumuza vatandaşlık da verseler; değil mi ki isimleri Ali, Alper, Mehmet, Oğuz; Ayşe, Ülkü, Fatma, Gökçen… kendilerinden saymıyorlar!..

Acaba insafsızlık mı ediyorum, yanlış mı görüyorum?.. Şüphesiz daha insanca düşünenler, Türk’ü müslümanı da kendileri gibi insan sınıfına koyanlar da vardır muhakkak. Fakat umumî politika bize “etrangé” bir acayip tuhaf yaratık, hilkat garîbesi nazarı ile bakıyor.

Cemil Meriç kırk yıl evvelinden söylemiş:

"Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak Avrupanın gözünde yine Osmanlıyız! Osmanlı, yani İslâm!..”

Ülkücülük ne olduğumuzu, kim olduğumuzu şuurlu bir şekilde idrak ederek; kimliğimize, kültürümüze sahip çıkmaktır.Bu bakımdan ülkücülük en temel insanî sorumluluğumuz, birinci vazifemizdir.

Türk doğduk, Türk öleceğiz!

Kıyamete kadar da Türk kalacağız!

Fakat, kuru lâfla ülkücülük bağdaşmaz!

Ülkücü her şeyden önce bir iman ve hareket adamıdır.

Ülkücü sözde değil. Özde Türktür!..

Türklüğünü ve Müslümanlığını iliklerine, hücrelerine, kanındaki alyuvarlardan saçının tellerine kadar kuvvetle hisseden ve bu hissiyatınan şeref duyan ülkü erleri!.. Bozkurt bakışlı yiğit gençler!

İslâm Çıngı, Mustafa Kırık, Yusuf Tüysüz, Engin Eryiğit, Tolga Türköz, Gencebay Çakar, Oğuzhan Mutlu, Emrah Bala, Erkan Güngörmez, Harun Yusuf Kırık, Ümit Güme, Rıza Ermenek, Mustafa Çağlayan, Erol Uçar, Fatih Mermer, Cihan Şahin, Hüseyin Çoban, Rıdvan Nacak, Selim Şahin, Hamit Çalışkan, Mehmet Ali Aktulum, Muhammet Bebek, Uğur Bozkurt, Hakan Kuşluk, Alperen Sarıyusuf, Kürşat Çelik, Burak Ören, Mustafa Bircan, İsmail Sekmen, Mustafa Tatar, Ferhat Solmaz, Samet Tekeli, Bilal Şahin İlkay, Lokman Nacak, Fatih İpek, Metehan Güçlü, Alperen Güçlü, Oğuzhan Güçlü, Mehmet Ali Gezici, Onur Bozkurt…ve daha sayamadığım, fakat sevgilerini yüreğimde taşıdığım daha niceleri!..

Umut fidanlarımız!.. Paris benim için sizinle güzel, sizlerle anlamlıydı..

Sizlerle seviniyor, sizlerle kıvanıyor, sizlerle gurur duyuyoruz!.Sizlerle ümitleniyoruz!..

Sizlerle önümüz açık.. Sizlerle geleceğimiz aydınlık!..

İyi ki varsınız!.

Çok iyi biliyorsunuz, unutmayın:

ÜLKÜCÜLÜK KENDİNİ BİLMEKTİR!.

 

            

28 Eylül 2007

ÜLKÜCÜLÜK KENDİNİ BİLMEKTİR-2-

        Bizi, kendimizi aşan bir gayeye bağladığı ölçüde maddî refahın kıymeti var..

Bizi kendimizden kopardığı, uzaklaştırdığı zaman maddî terakki değerini kaybediyor.

Paris’te, Clichy Sous Bois-Gagny Ülkü Ocağında tanıdığım genç arkadaşlardan Kayserili Ali BOZKUŞ şöyle bir lâf etmişti:

"Hocam, bizim köyde, Çiftlik’te, cebinde yüz lirası olan kendini Allah zannetmeye başlıyor. Niye böyle ki bu insanlar?”

Ali’nin doğru dürüst tahsili yok. Dinî bilgisi de şöyle böyle idare edecek kadar.. Fakat Ali hayat mektebini iyi okuyor. Gerçeklere gözü kapalı değil. İçi-dışı bir olduğu için de gördüklerini, düşündüklerini dobra dobra söylüyor.

Kendini bilmeyen insan işte böyle olur: Paranın gücüyle kendini Tanrı gibi hissetmeye başlar. Sapıtır ve sapıttığının farkına da varamaz.

Kendini bilmek, basit iki kelime gibi geliyor insana ilk anda.. Fakat öyle değil..

Kendini bilmek; bir bakıma insan olduğunun farkına varmak…

Önce kendimizi diğer canlılardan ayıran temel farklılıkları düşünmemiz lâzım.

Daha sonra hemcinslerimiz arasındaki farklarımız neler?.. Dilimiz, dinimiz, tarihimiz, dünyaya bakışımız, şiirimiz, türkümüz, şarkımız, yemeklerimiz, sofra adabımız, damak zevkimiz, düğünlerimiz, cenaze merasimlerimiz, bayramlarımız, eğlencelerimiz, ağlamamız, gülmemiz, mizah anlayışımız, ikramlarımız, gelecek tasavvurumuz… Velhasıl kısaca; kültürel kimliğimiz üzerinde düşünmek zorundayız.

Ne olmadığını bilirsen eğer, ne olduğunu fark edersin.

Derinliğine kendi varlığımız, kimliğimiz üzerinde düşünmek; aslında başkalarını da daha iyi anlamaktır.

Kendi kimliğini seven, sayan, kendine saygısı olan insan; başkalarına da saygı duyar. Bu bakımdan, millî kimliğini hissetmek anlamında milliyetçilik; insanlar ve toplumlar arasında kavga değil, barış sebebidir.Çünkü nereye giderseniz gidin; her yerde şahsiyete hürmet görürsünüz. Ne idüğü belirsiz, aşağılık kompleksi içinde kıvranan ve rakibine hoş görünmek için kendini hor görenler acınacak zavallı tiplerdir. Kendi milleti aleyhine kullanılmaya müsait bu ezik-bozuk-siliklere dikkat etmek lâzım.

Ülkücülüğü sadece bir siyasi misyona taraftarlık gibi anladık ve anlattık. Halbuki ülkücülük çağımızın en önemli meselesi olan kimlik konusunda kesin çözüme varmak, rahatlamak, huzur duymaktır. Kendini tanıyan kendine güvenir. Kendini tanımak, kendine güvenmek mutluluğa atılan ilk adımdır.

Kendini bilmek bilgelerin, peygamberlerin nasihatıdır. Bakınız büyük gönül adamı, Allah âşığı Yunus Emremiz yedi asır evvelinden nasıl seslenmiş:

"İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen

Ol nice okumaktır”

Hayatına, eserlerine ve çilesine bakarak; kimilerinin Kur’an’da ismi zikredilmeyen peygamberlerden birisi olarak kabul ettiği Sokrates de insanları “Kendini Bil”meye çağırıyordu.

Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (A.S.) buyurdu ki:

"Kendini bilen Rabbini bilir!"

Rabbini bilen de kendini bilir!..

İşte gerçek ülkücülük de kendini bilmek, kendini bulmak ve hayatını kimliğine uygun tanzim etmekle başlar.

Rabbim mübarek oruç ayı hürmetine bize bizi bilmeyi, Türkçe ve İslâmca duymayı, düşünmeyi, yaşamayı nasip etsin!

Kimlik ve kendini bilmek üzerine düşünmeye devam edeceğiz.

Devam edecek

 

 23 Eylül 2007

                   ÜLKÜCÜLÜK KENDİNİ BİLMEKTİR-1

 

Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattı…

Yani yaratılmışların en şereflisi, en üstünü…

Diğer canlılardan farklı olarak, insanoğluna akıl verdi, irâde verdi, şuur verdi… Hayvanlar gibi başıboş salıvermedi. Ormanlar kralı arslandan tutun da, kurnaz tilki, şebek maymun, sadık köpek; hiçbir hayvan “Yahu biz bu dünyaya niçin geldik?” diye sormazlar. Keza ekmeğimiz olan buğday, gönlümüze ferahlık veren gül, odunumuz-kitabımız-evimiz-mobilyamız olan çam, meşe, gürgen, ceviz ağaçları da bu soruyu sormuyorlar. Cümle bitki ve hayvanlar; beslenme ve çoğalma içgüdüleriyle yaşayıp giderler. Tabii hepsinin tabiat ve kâinattaki dengeyi korumak için, onların fark etmedikleri yaratılış hikmetleri vardır.

Yaradılışının hikmet ve gayesi üzerinde düşünebilen yegâne varlık; insan…

Bu bakımdan verdiği iman ve akıl nimetleri üzerine Yüce Yaratanımıza ne kadar şükretsek az gelir.

Eşref-i mahlûkat, varlıkların en üstünü, en şereflisi olarak yaratılmanın da elbette bir bedeli var: Allah’a kul, Habîbine ümmet olmak.

Yüce dağların, mermer kayaların bile yüklenmeye cesaret edemediği ağır, hem de çok ağır bir sorumluluk: Allah’a kul olmak!..

İlmin ve tekniğin zirveye çıktığı bir çağda yaşıyoruz. Öyle ki televizyon, telefon ve internet; zaman ve mekânı dünya çapında ortak yaşanır hale getirdi.Zaman kısalıyor, mesafeler siliniyor, en mahrem konuşmalarımız bile birileri tarafından dinleniyor, kaydediliyor.Bir düğmeye basmakla milyonluk koca şehirler aydınlanıyor.Üçyüz kişinin el ve kol gücüyle üç yılda bitiremeyeceği dev inşaatlar, ağır iş makinaları sayesinde üç ayda tamamlanabiliyor.Hayatımızı kolaylaştıran bunca ilerlemeye, gelişmeye rağmen insanoğlu bir bunalım çağı yaşıyor. Akıl ve ruh sağlığımızı tehdit eden asabî rahatsızlıklar azalmıyor, çoğalıyor. Akıl hastaneleri, psikiyatri klinikleri, dolup taşıyor. Psikologlar terapi talep eden müşteri randevularına yetişemiyorlar. Onca kişisel gelişim yayınlarına, rehberlik hizmetlerine rağmen “dolu” çalışan psikologlar, gazeteleri-dergileri dolduran “Güzin Abla”lar bizi düşündürmüyor mu? Hayat şartlarımızdaki kolaylık, mutlu olmamıza yetmedi.

Bu bir çelişki gibi görünse de, maalesef çağımızın gerçeği: Topyekün bir cinnet yaşıyoruz!

"Kimim ben ve neyim? Bu hâl neyin nesidir?!."

Sormuyoruz…

Nereye gidiyoruz?..

Görmüyoruz!..

Mekteplerden diploması, hocalardan icazeti yoktu belki… Fakat Türk-İslâm geleneğinden süzülen iman ve irfan, halk ozanlarımıza ilham veriyor, onlar bu soruları soruyorlar, cevaplarını da çok rahat veriyorlardı:

"Düşün bu dünyaya ne için geldin?

Nerede eğlendin, nerede kaldın?

Ne zaman eğlendin, ne zaman güldün?..”

Daha iki yıl önce, Ağustos 2005’te kara toprağa emanet ettiğimiz, Çukurova’nın yanık yüzlü evlâdı, bir çiftçi çocuğu, halk âşığı Abdülvahap KOCAMAN bile daha gençlik çağında bu soruları soruyor, gençlerimize şöyle sesleniyordu:

"Türk gençliği!.. Budur size hitabım:

Seni yoktan YARATAN’dan örnek al!

"İkra” diyor, oku benim kitabım;

Oku, öğren, sen KUR’AN’dan örnek al!”

Hayat; yemek, içmek, çiftleşmekten ibâret değil…

Hayat; ev, araba, para, makam, mevkî, şöhret sahibi olmaktan da ibâret değil…

Dünya nimetleri; dünyada mutlu yaşamamız için elzemdir. Beslenme, barınma, çoğalma zarurî ihtiyaçlarımız… Fakat konfor, rahat, eğlence esas hedefimiz değildir. Asıl ve asil hedefimize giden yolda bunlar belki birer vasıta olabilir.

Bitmedi… Bu konuda daha söyleyeceklerimiz var…

 Devam edecek

                                   

20 Eylül 2007

       BİSMİLLAH

       Tam çeyrek asır öncesi de böyle başlamıştım yazmaya…

      "Besmeleyle çıktım yola

       Selam verdim sağa sola”

diyerek.. Umutla, inançla, imanla, heyecanla…Ülkücü olmanın verdiği zaptedilmez coşkuyla!..Antalya’da İhsaniye Köyü İlkokulu Kitaplık ve Yayın Kolu Bülteni, Fransa’da ise Romans (26100) Türk Okul Aile Birliği Yayını olarak devam ettiğim TOMURCUK toplam 99 sayı çıkabildi.Dalya demek, yüzlemek nasip olmadı.Belki bunda da güzel bir tevafuk vardır diye teselli bulmuşumdur: Malûm doksandokuz deyince Esma-ül-Hüsna’yı, Allah’ın güzel isimlerini hatırlarız.

        Dile kolay; tam yirmibeş yıl sonra, hem de yine bir güz günü, bıraktığım yerden yazmaya devam edeceğim. O zamanlar teknik ve maddî imkânlarımız çok kısıtlıydı. TOMURCUK binbir zahmetle elde hazırlanıyor, üç-beşyüz arasında fotokopi ile çoğaltılıyordu.Şimdi ise bilgisayar dediğimiz sihirli alet sayesinde sesimizi bütün dünyaya duyurabiliyoruz. Arayan, özleyen, merak eden herkesin bir şekilde bize ulaşması, sesimizi duyması mümkün…Yani tiraj kaygımız yok…

       Zaten tiraj için yazmayacağız..

       Şöyle desinler, böyle desinler diye de yazmayacağız…

       Otuz üç yıllık eğitimcilik ve kâlübelâda kader hattımıza işlenmiş ülkücülük sıfatımızın tecrübesi ile, aklımızın ve yüreğimizin sesine kulak vermeye çalışacağız. Âkil adamları örnek alacağız, fakat vicdanımıza danışmadan tek kelime etmeyeceğiz.Gençlere ders verir gibi konuşmayacağız; çünkü gençlerin “şunu şöyle yap bunu böyle yap”tan pek hoşlanmadıklarını biliyoruz. Daha çok akıl satmayacağız, halleşeceğiz, sohbet edeceğiz.

        Eskiler derlerdi ki; "Hâl ile göstermek kaâl ile anlatmaktan evlâdır.”

Gençlerin anlayacağı dille; hayatımızla, yaşayışımızla örnek olmak sözle anlatmaktan daha faydalıdır. Zaten özü sözü bir olmayanın sözü de tesir etmez. Denizin üstüne yazı yazar gibi emeği boşa gider. Halimizi kaâl ile ifade etmeye çalışacağız.

        Öncelikle gurbeti olmayan gurbetçi gençlerimizi hesap ederek yazacağım. Fakat; “Ben kendime gurbet oldum // İçim gurbet, dışım gurbet” diyen halk şairimiz gibi, yazdıklarım hepimiz için carî şeyler olacaktır. Çünkü küresel medya bombardımanı ile dünyanın hemen her yerinde aynı problemleri yaşıyoruz. Belki biraz şiddeti, dozu değişiyor.

        Başta sevgili başkanımız Hacı Şuayip Çıngı olmak üzere; Goussanville Türk-Fransız Dostluk Derneği yöneticilerine beni tekrar yazmaya teşvik ettikleri için teşekkür ederim. Belki bana esaslı itimat ettikleri için internette ilân etmişler: “Hasan Tülkay hocamız da aramızda” diye. İnşallah güveninizi boşa çıkartmayız. Nasip olursa her hafta, hattâ fayda mülâhaza edilirse her gün www.francoturc95.com için yazacağım.

          Bir Çinli bilge "Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez!” demiş.

         Ben de ağzı açılınca çok konuşanlardan biriyim…

         Hatıralar ışığında nefesimizin yettiğince konuşacak, konuşur gibi de yazacağız.

        "Bismillâh!." demek için bu kadar yeter…

         Yüce Rabbimiz mübarek Ramazan ayının rahmet ve mağfiretinden hepimizi nasiplendirsin!.

         Her daim Allah, yâr ve yardımcımız olsun!

 

 

 

 

 

 

 

  


   DİLİNE SAHİP ÇIK 

Dernekler

 ÖNEMLİ ADRESLER

ÖNEMLİ LİNKLER

TÜRK-FRANSIZ SİYASİ PARTİLERİ

Ermeni Meselesi

Ermeni Sorunu.gen.tr

Mersin Universitesi

T.C. Milli Eğitim Bakanlığı

       ÇİLE                            N.Fazıl KISAKÜREK

         TÜRK KIZI  

 

  Temel Fikralari

 
 

TBMM TV YAYINI

Türkiye ve dünya Radyo-Televizyonları

Bir Türk Ninesinden Ninni Ziyafeti