Çok
eski değil, yarım asır
evveli, Anadolunun
göbeğinde yaşanan bir
insanlık hikâyesidir
Her yaz mevsiminin başında
köyümüze gelirlerdi
Kalabalık iki akraba aile
Dedeler, nineler, çocuklar
ve torunları
Muhtarlığın
tesbit ettiği evlere
yerleştikten sonra,
zanaatlarını icra etmeye
başlarlardı. Adına (Demircilik)
dediğimiz ilkel atölyede
ocak açılır, ocağın ateşini
sürekli kılacak körük
kurulur; sonra, çekiç
sesleri ıssız ve sessiz
köyün içinde çınlamaya
başlardı
Kimdi bu
adamlar?..
Büyükdede Nazar,
oğluyla yeğeni Agop ve Manik
ustalar
Büyükhanım ve
gelinler: Hayganoş, Destegül
ve Marta!.. Çocuklar: Artin,
İstipan
Ve GÜLÜZÂR!..
Diğerlerini hatırlayamıyorum
Anlaşıldı sanırım;
bu iki kalabalık aile
Ermenidir. Bizim köyde
ikâmet ettikleri her Yaz;
her türlü ziraat ve çiftçi
âletinin imalâtı, bakım ve
tâmiratı yanında; tırnaklı
hayvanatın nalbantlığını da
yaparlardı. Sadece atımızın,
mandamızın, öküzümüzün
nalları değil; yabamız,
dirgenimiz, karasabanımız,
pulluğumuz, çapamız,
küreğimiz
bu iki ailenin
elinden geçerdi
Kışın
şehirde (Kayseride)
otururlar, bizim köy ve
çevre köylerden kazandıkları
ile, iyi kötü geçinip
giderlerdi.
Ben ve arkadaşlarım
o senelerde şehirde okumanın
imtiyazını kullanır, yazın o
sıcak günlerinde, canımız
istemezse, bağa, bahçeye,
tarlaya gitmez, günlerimizin
çok zamanını (Demircilik)de,
çekiç sesleri arasında
geçirir; sınırsız zevk
aldığımız körük çekme işini
nöbetleşe yapar; ocağın
başında demir dövmek için
bekleyen Agop ustaya ateş
üflerdik
Size ne demeyin:
Körük çekmek bahane
GÜLÜZÂR, Agop ustanın
kızıdır. Sık sık buraya
gelir. Ben diyeyim ceylân,
siz deyin keklik
GÜLÜZÂRın
fettan nazarları âhu
gözlerinden süzülür,
yüreklerimizi yakardı.
Hepimiz vurgunduk Ona
Lâkin, birbirimizden
saklardık bu vurgunluğu
Mehlikâ
Sultana âşık yedi genç
misâli
İçimizde en büyük
olan Ali idi. Hem de en
yakışıklımız
GÜLÜZÂR, biraz uzak
mesâfedeki çeşmeden evlerine
ve (Demircilik)e su taşırdı.
Güzergâhında (Sokubaşı)
dediğimiz, köyün meydan yeri
de vardı. Ali Sokuyu
stratejik nokta olarak
tutardı
GÜLÜZÂR Fahriye
Abla edasıyla, meyilli bir
yolla çeşmeye inen sokağın
ilk köşesinden, elindeki boş
bakraçlarla dönmeden, Ali
mevzîde hazırdı. GÜLÜZÂRın
bu meyilli yoldan gelişi tam
da Ruhsatînin on yıllar
önceki tasviri gibidir:
Keklik
gibi taştan taşa sekerek
Gerdan açıp gelişini
sevdiğim
Sağa sola taksim etmiş
örgüsün
Onar onar bölüşünü sevdiğim
Onaltıya karar verdim yaşını
Yenice sevdaya salmış başını
El yanında yıkar gider
kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim
Sarardı gül benzim soldu
diyerek
Vuslat kıyamete kaldı
diyerek
Hani Ruhsâti de n'oldu
diyerek
Arayıp da buluşunu sevdiğim..
Günlerden bir gündü
Temmuzun sarı sıcağı
tepemizde
Ali ile birlikte
Sokubaşına oturmuş,
gözlerimiz yolda
Ali,
Nerde kaldı?!.. der gibi
aniden bana döndü; keskin ve
net:
-Lan Ahmet!.. Bu (Ago)nun
kızı beni öldürecek!..
- Al benden de o
kadar!.. diyemedim.
Alinin gizli sevda
kuşu kanatlanmış, köyümüzün
sıcacık semâlarına pervaz
ederek, bir sırrı ufuklara
ifşâ etmiştir
*****
Günlerden bir gün daha
Birinci Cihan
Harbinin gâzilerinden
Köprülülerin Mehmet Çavuş, (Sokubaşı)ndan
geçerken; şöyle bir
soluklanalım!.. diyerek
yanımıza oturdu. Umur görmüş
gözlerini, sevgi dolu bir
nazarla Aliye çevirdi ve
ağır ağır konuştu:
-Bakın lan
her
şeyin farkındayım.. Şöyle
tenha bir yerde kızın başına
çökerim falan diye içinden
geçiyorsa, unut bunları
Bu
adamların canları da,
malları da, ırzları ve
namusları da bize, bu köye
emânet!.. Sevdalıysan git
iste
İsteriz babasından
Müslüman olur, o zaman sevap
da kazanırsın
Aksi halde
günah olur, ayıp olur
Bu
günaha, bu ayıba ortak
olarak kimseyi bulamazsın bu
köyde!..
Ah!.. O tatlı
kemkümlerimiz!..
Mehmet Çavuş, böyle
deyip çekip gitti
Biz de çekip gittik
Şimdi ne zaman o
mülevves soykırım iddiası
ortaya atılsa, hep bu
tabloyu hatırlarım.. Aliyi,
GÜLÜZÂRı,
Köprülülerin Mehmet Çavuşu
ve diğerlerini
Koyu
milliyetçilik hissiyatımla
değil; bizzat yaşadığım bu
vakıânın şeref dolu hüznü
ile soruyorum:
-Bu millet mi
soykırım yapacak?!..
Bu tabloya ilâveten
ne zaman Ermeni asıllı
bestekârımız Bimen Şenin;
Sabrımı
gamzelerin sihriyle târâç
edeli
O güzel gözlerinin nûruna
yandım ezeli
Acı, öldürme, ki kalbimde
hayâlin yaşasın
Yeter ey gözleri sevdâ dolu
esmer güzeli
Hüzzam şarksını dinlesem,
kayıp sevgilimiz GÜLÜZÂRı
da hatırlarım
Çok değil, elli yıl
önce, bir Türk köyünde, Agop
Usta rahat rahat demir dövüp,
huzur içinde ekmek parasını
kazanırken, soykırım
diye bir emperyalist
mavalını, Ermeniler
bilmezlerdi. GÜLÜZÂRın
namusu da bize emanetti.
Şimdi de öyledir, öyle
kalacaktır. Çok çok eskiden
vukû bulmuş, siyasetçilerin
ahmak kararlarıyle her iki
millete de çektirilen
acıları deşmek, kime ne
kazandırır?..
Telâşa gerek yok!..
Fukara Ermeniler de bu
teraneden menfaatlenenlerin
farkında, biz Türkler de!..
Diasporanın rant
kaynağı, emperyalist Batı
menşeli mavalı bize sökmez!..
24
Nisan 2009 Cuma-Antalya
Ahmet KAPLAN
|