Kitaplarda
nakledildiğine göre,Peygamberimiz hayatı boyunca hiç
kahkahalarla gülmemiş.Mübarek insan, Allah’ın sevgilisi gülümsemekle
iktifa etmiş…O bizim Rehberimiz, Önderimiz…
Peygamberimiz,Hz.
Muhammed A.S.ı örnek alacağız.Hayat modelimiz O olacak. Biz
O’nu örnek alarak ona benzeyebilir ona yaklaşabiliriz. Fakat
O’nun gibi olmamız muhâldir.
Mizah
meselesini de bu açıdan değerlendirmeliyiz.
Mizah
günümüzde edep ve ahlak ölçülerini çoktan aşmıştır.
Hele son zamanlarda iyice işin suyu çıktı. Espriler hep bayağı..Çoğu
da belden aşağı…Zevki selim sahibi insanlar o kadar azaldı
ki; insanın midesini kaldıran laflara gülüyorlar. Kusulacak
yerde göbeklerini hoplata hoplata gülebilen insanlara şaşıyorum.
Bazen de kendimden şüpheleniyorum: Herkes güldüğüne göre,
herhalde bende bir terslik var…
Her
milletin şakası, gülmecesi farklıdır. Mizah anlayışı kültürle
alakalıdır. Sene 1992 .. Kızın Ayşe Yüksel Fransız İlkokulu
3.sınıfta (Ecole Primaire CE2) talebe… Fransızcası mükemmel.
Özel arabamızla ailecek bir seyahatteyiz. Radyoda bir salon güldürüsü..
Naklen yayın.. Seyircilerin kahkahası yeri göğe katıyor. Bir
ara kızıma dönüp dedim ki:
“Yüksel
Abla;bak radyodaki oyun herkesi güldürüyor. Haydi annen, ben,
kardeşin anlamıyoruz, gülmüyoruz. Peki sen neden neşelenmiyor,
gülmüyorsun?..”
Kızımın
cevabı hiç aklımdan gitmez. Aynen demişti ki:
“Yahu
baba, biz Fransız mıyız ki biz bunlara gülelim.Biz Türküz.
Bu saçma sapan terbiyesiz şeylere nasıl gülelim?”
Kültür
farkının ne menem bir şey olduğunu ilkokul 3. sınıftaki çocuğumdan
öğreniyordum.
“Biz
Türküz !Bunlara nasıl gülelim?!.”
Nükte,
zekanın gülümseyişidir aslında.Nükte yapmak ancak zeki
insanlara mahsustur. Tanıdığınız nüktedan insanları göz önüne
getirin: Hem akıllı, hem de hayat dolu insanlardır.
Demek
ki mizahın ruhen dinlendirici bir tarafı da var. Öz güveni
gelişmiş, kendinden emin insanlar zaman kendileri ile bile dalga
geçerler. Bu hafife alma değil, hafiflemedir. İmanından, inancından,
bilgisinden şüphesi olanlar, kendilerini sigaya çeken şakalara
bile tahammül edemezler.
Öğretmen
okulunda okurken kökeni muhtelif coğrafyalardan arkadaşlarımız
vardı. Mesela şimdi Balıkesir’de sosyete dişçisi
mertebesinde çalışan Osman KARAGÖZ!.. Dedeleri Üsküp’ten göçmüşler
ve Arnavut kökenliler. Sırf Osman’ı kızdırıp eğlenmek için
takılırdık:
“Osman,sende
biraz Türklük de var galiba!..”
Osman
; “ A be yav ,biz de Türküz!..” diye anlatmaya bir başlar;
Balkanlarda hristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümleri,
Balkan faciasını , Anadolu’ya göçleri, sözünü kesmez isek
en az iki saat anlatırdı. Sözü de yine “ A be yav, gördünüz
işte ,biz de Türküz!..” diye bağlardı. O’nun bu safça Türklüğü’nü
ispat çabasına için için güler , gizli bir zevk alırdık
Osman’ı konuşturmaktan!... (Osman kardeşimiz halen sapasağlam
yerinde kaim bir Türk Milliyetçisidir. Her halde bize de hakkını
helal etmiştir.)
Osman’a
en çok takılan Hakkı ÇAKIR da Artvin’den sürgün gelmişti.
Hakkı aslen Rize’nin Çayeli İlçesi’nden özbe öz laz uşağı
idi. Osman’la siz mi daha fazla Türksünüz ,biz mi münakaşasını
kızıştırır dı. Bölücülük tehlikesi, bölünme korkusu ta
o zamanlar yani 1970 lerde bile varmış ki; Rusya’nın ( o
zamanki adıyla SSCB’nin) Anadolu’yu beş parçaya ayıracağına
dair gizli planlarından bahsediliyordu. Hakkı ÇAKIR; “Korkmayın,
Karadeniz emin ellerde.. Şimdiden kendimi Lazistan İmparatoru
ilan ediyorum. İlk seferimi de Kırım’a düzenleyeceğim.
Moskof keferesinden hesap soracağım!..”
Hakkı
Lazistan ordusunun sancağını bile çizmişti: Hilal şeklinde kıvrılmış
üç tane hamsi..Zemin yeşimliydi, kırmızı mıydı şimdi
unuttum…
Hepimiz
de halis muhlis Ülkücü idik. Ne Arnavut Osman’ın Türklüğünden
şüphemiz vardı, ne de lazistan imparatoru olma hayalimiz!...Fakat
böyle zaman zaman kendi kendimizle eğlenebiliyor, Üniversitelerde
kavganın, silahlı çatışma ve cinayetlerin yükseldiği gergin
ortamı yumuşatabiliyorduk. Yoksa devamlı nereden kahpe kurşun
gelecek endişesi ve gerilimiyle yaşamak kaçınılmazdı.Zaten
cehennem azabı olan hayatımızı iyice yaşanmaz hale
getirecektik.
Aklı
başında mizahımızdan birkaç küçük misâl:
Üstad
Neyzen Tevfik körkütük sarhoş…Gecenin ilerlemiş bir saati
evinin önünde beklemekte.. Bir türlü anahtarı deliğine
uydurup, kapıyı açıp, evine giremiyor. Mahallenin gece bekçisi
yardımına koşmuş:
“Üstadım,
efendim; anahtarı lütfedin de ben açıvereyim..”
Neyzen
Tevfik bekçiye şefkatle bakmış:
“Evlâdım
zahmet etmeyin..Siz sadece kapıyı tutuverin, ben kendim açarım!..”
Bir
başka fıkra:
“Osmanlının
son zamanları.. Devlet erkânından üç önemli zat Beyoğlu’nda
zıkkımlanıyorlar.
Kadı
İbrahim Bey; “Bugünlerde çok rüya görüyorum, fakat iyice
seçemiyorum” demiş.
Kamalı
Ziya Bey:
“Sarhoşluktan
olacak mîrim! Fitil gibi yatıyorsun, elbette ki rüyayı da seçemezsin!..”
demiş.
Kadı
İbrahim Bey, Borazan Tevfik’e sormuş: “Sen ne dersin bu işe?”
Borazan:
“Gece yatarken,” demiş , “ gözlük tak!..”
-“İnsanlar
mizah ve şaka yapabilirler.Fakat bazı konular vardır ki onlar
aslâ şakaya gelmez. Orada ciddi olmak insanlık borcudur.
Bayrakla alay edemezsin. Milli tarihle eğlenemezsin. Kur’an-ı
mizah konusu yapamazsın. Aile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar
Millî Mukaddesat’tandır.Millî mukaddesi olmayan millet,
millet değil hayvan sürüsüdür.” (Atsız. 07.Nisan 1968 Ötüken
Dergisi Sayı:52)
Allah
yüzünüzden tebessümü eksik etmesin.
Allah
hepimize kalbimizle gülebilme olgunluğu versin.